SAMUEL BECKETT “OYUN SONU”
Samuel Beckett, Ayşegül Yüksel’in yazmış olduğu “Samuel Beckett Yüz Yaşında” adlı yazısında yer aldığı gibi kendi eserleri hakkında konuşmayı sevmeyen, gösterişten uzak, neredeyse içine kapanık bir kalem erbabıdır. [1] Orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak 1906’da Dublin’de dünyaya merhaba dedi. Ailesi onu iyi Protestan olarak yetişmesinin yanında iyi bir eğitim alması sağlandı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız Direniş Örgütü’ne katılarak orada çalışmalarda bulundu. Yazarlığının yanı sıra başarılı bir sporcu ve iyi bir satranç oyuncusudur. Kendini dört farklı dilde ifade edebilen bir yazardır. Yazar, şan şöhret peşinde olmamasına rağmen 1969 Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülmüş, fakat ödülünü almaya dâhi gitmeyen sıra dışı bir yazardır…! Kısaca söylenecek olursa Samuel Beckett, Yirminci Yüzyılın yetiştirdiği aydın yazarlar içerisinde yer alan ve bununla birlikte ilk postmodernistlerden olduğu kabul edilen üretken başarılı ve sıra dışı bir yazardır. “Oyun Sonu” adlı eser yazarın “Godot’yu Beklerken” adlı eserinden sonra kaleme aldığı ikinci oyunudur.
Samuel Beckett’in yazmış olduğu “Oyun Sonu” metni, 1954-1956 yıllarında, tek perdelik Fransızca olarak kaleme alınmıştır. Daha sonraki yıllarda ise yazar, bu eseri kendi eliyle ingilizceye çevirmiştir. Oyun sonu, bilinmeyen bir felaket sonrasında zamanı ve mekânı belli olmayan çıplak ve gri ışık altında kapalı bir yerde geçer. Hamm ile Clov’ un hasta-hastabakıcı ilişkisi içinde yürüttükleri ’sevgisiz’ ama ‘zorunlu’ birlikteliğin öyküsü oyunun kitabında şu şekilde geçer: kilerin kilidinin şifresini bilen Hamm yürüyemez; yürüyebilen Clov ise şifreyi bilmez. Köle ile efendi arasındaki ilişki, sıfır noktasında kilitlenmiştir. Yapılabilecek hiçbir şey yoktur.[2] İki karakterde birbirine bağımlı olsa da didişmeleri oyun boyunca devam eder. Clov her seferinde gitmek ister fakat bunu hiçbir şekilde gerçekleştiremez. Diğer tarafta ise Hamm’ ın çöp kutusunda yaşayan Nell ve Nagg adında anne ve babası vardır. Bunların belden aşağısı görünmemektedir ve sadece yemek istemek ya da birbirleriyle kavga etmek için başlarını dışarı çıkartmaktadırlar. Oyunun tümü, bizim zaman algımızla değerlendirirsek, bir gün içinde gerçekleşmiş olur.
Selin Gemici, bu oyunun karakterler arasındaki durumunu, makalesinde şu şekilde yer verir: Tümü mutsuz, kederli, bıkkın ve geçmiş özlemiyle dolu olan bu insanların tüm oyun boyunca yaptıkları tek şey konuşmaktan ibarettir. Bunun dışındaki faaliyetleri bir bisküviyi emmek, bir dürbünle pencereden dışarı bakmak, üç bacaklı bir oyuncak köpekle oynamak, bir kanca yardımıyla hareket etmeye çalışmak ve bir öyküyü sürdürmeye çabalamak olarak özetlenebilir. Aralarındaki ilişki sevgiye değil; çoğunlukla nefret, tiksinti, alışkanlık ve belki acımaya dayanır. Sonunda, oyun sonu geldiğinde, aslında hiçbir şeyin sonu gelmemiştir.[3] Oyun sanki tanrının bir cezasıymış gibi bir yerde tıkalı kalmış görünümü yansıtır bize! Dışarıyla herhangi bir bağlantıları yoktur. Bunun yanı sıra burada kabullenmiş bir sıkışmışlık göze çarpar. Bu yüzden her ne kadar birbirleriyle iletişim sıkıntısı içerisinde olsalar da yaşamlarını aynı yerde devam ettirmek durumundadırlar. Kısacası ortada bir oyun varsa herkes rolünü üslenmek durumundadır!
Uzam, dört duvarla çevrili ve dışarı bakan perdeleri örtülü iki ufak pencereyle, ön sağ tarafta mutfağa açılan tek bir kapıya sahiptir, kapının yanında ise duvara asılı tersine dönmüş bir tablo yer alır. Genel itibariyle mekân eskimiş ve çağ dışı kalmış bir odadan ibarettir. Bir hapishane ya da sığınak görüntüsü gibi algılana bilir. Fakat birçok uzman bu mekânı Nuh’un gemisiyle bir bağlantı içerisinde olabileceği düşüncesindedir. Öyle ki; tanrı, insanların yapmış olduğu hatalarından dolayı büyük bir fırtına çıkararak onları cezalandırır. Kendisine iman eden Nuh’ u bu cezadan muaf tutar. Ona bir gemi yapmasını söyler. Nuh, tanrının buyruğunu yerine getirerek ailesiyle birlikte gemide sağ kalmış olur. Oyuna dönülecek olursa pencereden dışarı bakıldığında dünyanın bir tarafı sular altındadır, diğer bir tarafı ise çöl haline dönüşmüştür ve yaşayan hiçbir canlı kalmamıştır! Buradan bir geminin mahzeni olabileceği düşüncesine varılabilir.
Hamm odanın ortasında tekerlekli sandalyede üzeri çarşafla örtülü olacak şekilde konumlandırılır. Sandalyenin hemen yanında ise Clov kımıldamadan Hamm’ a bakıyordur. Nell ve Nagg ’da çöp kutularının içinde yer alırlar. Oyun Clov’ un arka planda solda yer alan pencerenin altına gidip, yukardaki pencereye bakmasıyla başlar. Daha sonra bu eylem sağdaki pencerede de tekrarlanarak bir süre tekrarlanır. Daha sonra Clov, içerdeki odadan bir merdiven alarak soldaki pencereye altına koyarak oraya çıkar. Perdeyi açar. Sonra aynı şekilde sağdaki pencereye de aynı şekilde çıkar. Bu eylemde birkaç kez tekrarlanarak devam eder. Bu eylemler sanki bir satranç hamlesi şeklinde tekrarlanır. Beckett burada sanki seyircilere, gerçek hayatta çok iyi bildiği satranç oyununu oynuyor ve hamlesini yapmaya çalışıyor gibi bir his veriyordur. Bu balkımdan oyuncunun hareketi yatay ve dikey şeklinde gerçekleşir. Oyunda yer alan diğer karakterlerin dördü sabittir. Hareketli olan sadece Clov’ dur. Oyuncunun sahne üzerindeki bu gidiş dönüşleri, satrançtaki atın hareketleri gibi “L” şeklinde gerçekleşir. Fakat oyun henüz başlamamıştır! Bu yüzden perdenin açılması oyunun başlamış olduğu gerçeğini yansıtmamaktadır. Burada Clov’ un hamleleri ya da diğer bir sözle eylemleri, karakterin oyuna dair hazırlık sürecini işaret etmiş olacağı inancındayım. Oyun start vermeden evvel; karakterler teker teker kontrol edilir ve son olaraktan oyunun kuralları seyirciye anlatılarak ilk hamlenin atılma zamanının gelmesi beklenir. Oyun, Ham’ ın uyanmasıyla start alır! Hamm burada şah görevini üsleniyordur. Bu sebeple hareketleri kısıtlı olduğundan adımları bir kare şeklinde sağa- sola ya da ileri geri şeklinde gerçekleşir. Hamm’ ın anne ve babası olan Nell ve Nagg ise piyondur. Oyunu çok çok öncesinden kaybederek saf dışı kalmışlardır. Oyuna hiçbir şekilde müdahale edemezler. Artık onlar geçmişin birer parçası haline dönüşmüşlerdir. Bu durumda oyun sadece Hamm ve Clov arasında oynanır.
Bu oyunda karakterlerin konuşmaları tam cümlelerden oluşmaz! Karakterler, cümlelerini eksik ya da yarım kalmış biçimde gerçekleştirir. Cümlelerin eksik kalmışlığı aslında satranç taşlarıyla bağlantılıdır! Yapılan hamleler bazen vücut ile bazen de diyalog ile sıçramalı şekilde gerçekleşir. Sıçrama olayı bütün oyuncularda görülür. Çünkü onlar satrancın birer taşı haline dönüşmüştür! Isınma sonrasında Clov’ un seyirciyi dönerek oyunun kurallarını anlatması ve dâhi bilgi vermesi epik durum taşıması niteliğinde yer alıp; oyuncunun, söz konusu yabancılaşması durumunu açığa vurur. Bir bakıma seyircilere bunun bir oyun olduğunu anlatmış olur. Duygu Çeber makalesinde bu oyunla ilgili önemli bir yere değinir: Clov oyunla ilgili bilgi vermenin yanı sıra oyun boyunca devam edecek olan ‘gitme’, ‘kopma’, ‘gidememe’, ‘kopamama’ motiflerini başlatır. Hamm için bu bir oyundur; boşluk içinde kendisini ve diğerini belirleme çabasıdır. Bu kesit boyunca, çabalarına rağmen Hamm ‘boşluk’ içinde kendini bir yere koyamaz, kendini bir insan, özbilinç olarak göremez. Clov, gitmekle kalmak arasında ikilemde kalır. Aralarındaki ilişkiyi yoklarlar ve sonuç değişmez.[4] Clov, belki de oyunun ne şekilde oynanacağı gerçeğini bizzat kendisi gösterme cabası içeresine giriyordur! Bu bakımdan Hamm oyundaki yerini konumlandırma içeresine girmesi, aslında oyunun çoktan kaybettiği gerçeğini açığa vurmaktadır. Çünkü bütün hamleleri yapacak olan Clov’ dur. Ham’ ın hamlelerini gerçekleştirecek olanda yine Clov’ dur!
Oyunun yardımcı eyleyenleri Hamm’ ın anne ve babası Nell ve Nagg’ dir. Duygu Çeber, hikâyelerini makalesinde şu şekilde aktarır: Geçirdikleri bir bisiklet kazası sonucu kötürüm kalmışlardır. Onlara tek bakacak kişi ise çocukluğunda ona iyi davranmaları, sevgisizce büyüttükleri Hamm’ dır. Hamm da onlara aynı biçimde davranır. Nell ve Nagg’ in işlevleri beşikten mezara acı çeken çaresiz insan profilini desteklemenin yanı sıra kısır döngüye işaret eder. [5] Nell ve Nagg çöp kutularında yaşamaktadır. Geçmişle gelecek arasında sıkışmış ve şimdiyi yaşamaktadırlar. Oldukça yaşlıdırlar. Birbirlerine her daim hikâye anlatmaktadırlar. Geçmişte yer alan mutlu anlarını şimdiye taşımaya çalışırlar. Fakat bunu asla gerçekleştiremezler. Çünkü geçmiş geçmişte kalmıştır. Beden çoktan yok olmuştur. Çünkü oyundan bir kere saf dışı kalmışlardır. Bu bakımdan oyunda anılar ya da sözler sadece açığa çıksa da herhangi bir eylem içerisinde yer almazlar. Anılar sadece gerektiğinde açığa çıkar. Yani Hamm’ ın isteği ve aklına gelme doğrultusunda! Oyunda yer alan çöp kutusu bu bakımdan bir ölüm olarak da ifade edilebilir!
Oyunda Clov, Hamm’ dan iyice sıkılmış görülür. Oyunun başından beri Clov için gitme eylemi, sonrasında ise öldürme eylemine dönüşmesiyle devam eder. Fakat bu öldürme eylemi, gitme eylemi gibi gerçekleşme söz konusu yoktur. Duygu Ceber bu durumu Beckett’ in diğer oyunlarına benzetir: Nasıl ki Godot’yu Beklerken ’de Godot gelmiyorken, burada da bir gitme ve öldürme gerçekleşmez! Ayrıca bu kesitte dış uzama dair bilgiler verir. Seyirci de Hamm gibi Clov’ un pencereden dışarı bakarak anlattıklarının doğruluğundan hiçbir zaman emin olamaz. Bu oyunun bulanıklığına işaret eder.[6] Bütün oyuncular sıkışmışlık içerisindedir. Çünkü dış uzam ile ilgili gerçekleşecek olan her şey çoktan gerçekleşmiştir! Clov her ne kadar gitme eylemi içerisinde bulunsa da bu hiçbir şekilde gerçekleşmeyecektir. Çünkü gidecek hiçbir yer yoktur! Oyun bir şekilde tekrarlı cümlelerden devam eder. Sonrasında bu tekrarlı cümlelere Hamm’ ın Clov ile gitmek istemi de eklenir. Fakat bu durumda gerçekleşmez! Çünkü Clov dış dünyanın karşısına neler çıkaracağını bilmekten korkmuştur ve gitme eylemi, yeniden gidememe eylemine dönüşür. Duygu Çeber’ in makalesinde Hamm’ a göre bir gün Clov da Hamm gibi kör ve felçli olacaktır, kısır döngü aksamasız devam edecektir. Clov bu gerçeğe hala karşı çıkmaktadır, gideceğini ve Hamm’ ı yalnız bırakacağını söyler. Hamm, Clov’ a bir işkence gibi gelen ‘oyun’ a devam eder. Bu noktada ileri doğru yapılan atılım, yeniden eski noktaya döner. Öyle ki, Oyun Sonu adlı oyunun gerilimini, ilerleyen bir çizgi üzerinden değil de bir noktadan sağa sola, gelişi güzel sapmalar ve bu sapmaların geriye dönüşleri biçimindedir. [7] Döngü bir şekilde gerçekleşecektir. Hamm anne ve babasının yerine, Clov ise belki de Hamm’ ın yerine geçecektir. Zaman durmaksızın bir şekilde devam ediyordur, hareket halinde taşlar bir zaman sonra muhakkak saf dışı kalacaktır! Aslında oyun çoktan bitmiş durumda fakat oyunu bir şekilde devam ettirmektedirler. Çünkü hiçbir oyuncu kendini piyon yerine koymak istemez. Bu yüzden oyunu bitirmek yerine bir şekilde devam ettirmek isterler. Clov’ un kalma eylemi pencereden görmüş olduğu çocukla değişir. Burada Clov yaşlandığının bilincine varmış ve zamanın geldiğini düşünmüştür!
Oyunla alakalı bir diğer durum ise oyun içinde hikâye anlatılmasıdır. Oyun çoktan bitmiştir. Fakat oyunun uzatılmasının asıl nedeni hikâyenin bitmemiş olmasıdır. Hikâyenin başlangıcı Clov ile Hamm’ ın tanışmasıyla başladığından Clov hikâyenin sonunu beklemiştir. Hikâyenin bitimiyle oyun başladığı yere gelerek oyun son bulmuş olur. Sonuç olarak oyun bizlere iki öykü şeklinde anlatılmıştır. Bir tarafta satranç oyunu oynanırken diğer taraftan başka bir hikâye anlatılır. Oyun sonunda döngü gerçekleşmemiş bir biçimde son bulur. Belki oyun çoktan bitmiştir fakat bizler hâlâ düşündürmeye devam ediyoruzdur.
[1] Samuel Beckett, Oyun Sonu, Çev. Genco Erkal, (İstanbul: Mitos Boyut Tiyatro Yayınları, 2014), s. 5.
[2] Samuel Beckett, Oyun Sonu, Çev. Genco Erkal, (İstanbul: Mitos Boyut Tiyatro Yayınları, 2014), s. 13.
[3] Selin Geçici, “Oyun Sonu” https://selingecici.wordpress.com // Erişim: 07.01.2024].
[4] Duygu Çeber, “Samuel Beckett’in Oyun Sonu Oyununa Göstergebilimsel Bir Yaklaşım”, Sanat Dergisi, Sayısı Belli Değil, s. 41.
[5] Duygu Çeber, “Samuel Beckett’in Oyun Sonu Oyununa Göstergebilimsel Bir Yaklaşım”, Sanat Dergisi, Sayısı Belli Değil, s. 40-41.
[6] Duygu Çeber, “Samuel Beckett’in Oyun Sonu Oyununa Göstergebilimsel Bir Yaklaşım”, Sanat Dergisi, Sayısı Belli Değil, s. 42.
[7] Duygu Çeber, “Samuel Beckett’in Oyun Sonu Oyununa Göstergebilimsel Bir Yaklaşım”, Sanat Dergisi, Sayısı Belli Değil, s. 42.

Celil Efendiler, 1988 yılında Rize’de doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise eğitimini burada tamamladı. 2005–2008 yılları arasında bir süre ticaretle ilgilendi. 2010 yılında askerlik hizmetinin ardından Sadri Alışık Akademi’de oyunculuk eğitimi aldı.
2012 yılında başladığı Rize Üniversitesi Makine Bölümü’nden 2014 yılında mezun oldu. Aynı yıl, Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı gençlik kampları ve gençlik merkezlerinde Gençlik Lideri olarak görev yaptı.
2019 yılında Çekmeköy Tiyatro Topluluğu’nu kurdu. Pandemi sürecine kadar burada iki çocuk oyunu ve bir yetişkin oyunu yazıp yönetti. Aynı dönemde çeşitli drama çalışmaları da yürüttü.
Hâlen, 2022 yılında kazandığı İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü’nde eğitimine devam etmektedir.