MakaleUncategorized

“TERK EDİLMEK, ARDINDAN İŞLENEN CİNAYETLER” MARTHA ve CALİGULA KARAKTERLERİ ÜZERİNDEN KARŞILAŞTIRMALI BİR BAKIŞ

Özet

Albert Camus’un 1938’te yazmış olduğu “Caligula” adlı oyununda açıkça belirtir: “Kişiler ölür, onlar mutlu değildir” Kız kardeşi ve aynı zamanda sevdiği kadın olan Drusilla’nın ölmesi üzerine sarayını terk eden Caligula, geri döndüğünde hayatın uyumsuzluğunu kavramış ve aya ulaşma tutkusunu; işleyeceği cinayetler üzerinden ulaşmak ister…  Camus’un 1943 yılında kaleme aldığı bir diğer oyunu “Yanlışlık” adlı eserinde yıllar sonra evine dönen bir adamın annesi ve kız kardeşi tarafından yanlışlıkla öldürülmesini konu alınır. Annesi ile sıra dışı bir yaşam süren Martha, tutkularını gerçekleştirmek adına işletmiş oldukları otelde karanlık bir yol izler!

Bu çalışma oyununun merkezinden ziyade “Caligula” ve “Martha” gibi önemli karakterlerin; terk edilmek ve ardından işlenen cinayet eylemlerinin sorgulanması ve karakterlerin birbiriyle olan yakınlığı üzerine durulmuştur. Bununla birlikte varoluşçuluk düşüncesinin dinamiklerini göz önünde bulundurarak; karakter, atmosfer (mekân), eylem (olay akışı), oyunun dünyası-kuruluşu (evren) unsurlarını metin ve performans bağlamında analiz edilerek bir sonuca varılmaya amaçlanmıştır.

  1. Giriş

Albert Camus dünyaca tanınmış ünlü bir yazar ve düşünürdür. Eserleri yanı sıra felsefi çalışmaları dünya çapında etki yaratmıştır. Camus, “hayatın anlamı, yaşamın değeri nedir?” sorusuna absürdizm (uyumsuz) olduğunu cevap verir. Bu durumu Sisifos Söyleni kitabında ayrıca açıklar. “Homeros’a bakılırsa, Sisifos ölümlülerin en bilgesi ve uyanığıdır. Başka bir söylentiye göre haydutluğa eğilim gösteriyordu”[1] Korint Kralı olan Sisifos yapmış olduğu hatadan ötürü tanrılar tarafından hadesin derinliklerinde bir kayayı, sonsuza dek bir tepeye yuvarlaması için ceza olarak verilir. Sisifos her seferinde kayayı tepeye çıkarmak üzereyken kaya tepeye varmadan yuvarlanmaya başlar. Sisifos ’un bu uğraşı her seferinde tepeye varmadan tekrarlanır. Bu durum Sisifos ‘un evreni algılama konusunda aydınlığa kavuşturur! Her ne kadar kayayı tepeye çıkarmak onun acı içinde olmasına neden olsa da aynı zamanda onu sevinç içinde bırakabiliyordu! Kaya onu hayata karşı mutlu bir karakter olmayı sağlamıştı.  Hayatın akışını kabullenen Sisifos bu düzlemde uyumsuz bir karakter olduğunun farkına vararak adeta tanrılara başkaldırmıştır.

Albert Camus’un felsefi açıdan yazmış olduğu Sisifos Söyleni bir kenara dursun; kendi düşüncesi üzerinden yaratmış olduğu eserler, uyumsuzluğun dinamiklerini ardı ardına sıralar! Bu eksende yazmış olduğu diğer oyunlar gibi “Caligula” ve “Yanlışlık” adlı oyunlarını farklı düzlemde işlemiştir. O zaman sorularımızı sormaya başlayalım: Caligula oyununda karakteri cinayete iten şey nedir? Kardeşi Drusilla’nın ölümü mü ya da geçirmiş olduğu hastalık mı? Diğer taraftan “Yanlışlık” adlı oyunda Martha ve Annesini cinayete iten etken nedir? Parasızlık mı ya da sıcak ülkelere gitme tutkusu mu? Ya da başka bir şey mi? Yirminci yüzyıl itibariyle varoluşçuluk tanımını enine boyuna tartan Albert Camus’u tanımamış olsaydık belki denilebilirdi! Fakat bu çok zor gibi görünüyor! Çünkü dönem itibariyle sancılar üst üste gelmekteydi! Üzerine bir de bu sancılardan beslenen Camus ve Sartre gibi dönemin etkin düşünürleri de var ise…!

Bu çalışmada Albert Camus’un beş yıl arayla yazmış olduğu bu iki metnin ana karakterlerinin üzerinden karşılaştırmalı bir inceleme yapılacaktır. İnceleme esnasında metinler arası kaynaklardan faydalanarak; karakterlerin sosyolojik ve psikolojik yönlerini ele alarak terk edilmek ve ardından işlenen cinayetlerin absürdizm/uyumsuz üzerine sorgulanması yapılacaktır. Bununla birlikte yukarıda yer aldığı gibi varoluşçuluk düşüncesinin dinamikleri göz önünde bulundurarak; karakter, atmosfer (mekân), eylem (olay akışı), oyunun dünyası-kuruluşu (evren) unsurlarını metin ve performans bağlamında analiz edilerek bir sonuca varılması sağlanacaktır.

  1. Varoluşçuluk ve Absürdizm/Uyumsuz

Varoluşçuluk Felsefesi her ne kadar bizlerin karşısına on dokuzuncu yüzyılda Danimarkalı düşünür Sören Kierkegaard (1813-1855) ile çıkmış olduğu bilinse de Antik Yunan da Sokrates’in “Kendini Bil” dediği milattan önceki döneme kadar uzanan bir kökeni olduğunu söylemek gerekir.[2] “Varoluşçuluk, insan varlığının varoluş hallerini, tarzını ve süreçlerini anlamaya çalışan felsefi düşüncedir. 20. yüzyılın ilk üççeyreğini saran ve henüz tam anlamıyla popülerliğini yitirmemiş olan varoluşçuluk kendini konu olarak ‘insan varlığını’ seçer.”[3] Diğer bir taraftan bazı düşünürler varoluşu şu şekilde formüller; Simone Well, Bulantı/Bunalım. Emmanuel Mounier, Umutsuz. Jean Wahl, Başkaldırı. Marcel Proust, Özgürlük. Julien Benda, İrrasyonizm. Paul Foulquie, Absürt.

İkinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan birçok akım ve düşünce bir süre sonra başka akım ve düşüncenin doğmasına etkin bir rol oynamıştır. Absürdizm bunlardan birkaçıdır. Fakat! Her ne kadar bu terimin varoluşçuluk felsefesiyle aynı olduğu düşünülse de bu savın birbiriyle karıştırılmaması gerektiği söylenir! Camus, absürdizm/uyumsuz kavramını evrenin ve yaşamın absürt/uyumsuz olduğunu savunarak açıklamaktadır ve kendine Sisifos ekseninde şu soruyu sormaktadır; “Yaşam uğruna yaşamaya değer mi?” Camus, sormuş olduğu bu soru karşısında insanın iki seçeneği olduğunu savunur. Birincisi dünyadaki anlamsızlığı kabullenip işin içinden çıkılamayacağı düşüncesiyle intihara kalkışmak, yaşamı anlamasına rağmen boyun eğmek ki; bu tercih felsefi intihar olarak kabul edilir. İkincisi ise yaşama devam etmek. Tutkuları peşinde ilerlemek. Yaşamı anlamsızlığını yok etmeden yaşamaya değer olduğunu savına varmak. Camus’un düşüncesine göre bu iki seçenek haricinde bir de bu saçmalığa karşı başkaldırı yer alır. Fakat bu başkaldırı somut olarak algılanmaz ve daha çok fizik ötesi bir başkaldırı olarak kabul edilir! Kişi burada kendi uyumsuzluğunu farkına vararak boyun eğmez yüzleşir ve başkaldırır.

  1. Martha Karakteri

Martha, “yanlışlık” oyununda hedefleri doğrultusunda geri adım atmayan bir karakter olarak karşımıza çıkar. Hiçbir olay onun yapacağı eylemler doğrultusunda taviz vermesine engel olamaz. Oyun başından itibaren incelendiğinde karakterde herhangi bir değişim söz konusu olmadığı açıkça görülür. Peki Martha karakterinin hedefi nereye hizmet etmektedir? Güneşin ve denizin var olduğu sıcak memlekete gitmeye yönelik mi? Bu soruyu oyunun sonuna kadar hiç konuşmayan İhtiyar Uşağın son sözüyle cevaplamak isterim; “Hayır” Çünkü yazarı bu kadar hafife almak sanırım haksızlık olur! Martha’nın Annesi ile işlemiş olduğu cinayetler elbette meşrulaştırılamaz! Fakat bütün bu eylemlerin başında geçmişte yer alan izlerin neden olduğunu söylemek gerekir!

Yaklaşık yirmi dört saat gibi bir süre dahilinde geçen oyunun ilk başında; yazar bizlere bazı izlekler verir! Nedir bu izlekler? Eşyalar yeni ve bakımlı olduğundan bahseder. Buradan anlaşılıyor ki öldürülen müşterilerin cebindeki paraların nereye harcandığı açıkça anlaşılıyor.  Fakat, amaç gitmekse eşyalara ne diye harcama yapılmalı? Belli ki her bir cinayet sonrasında “gitmek” bir tutku halinde; kanımca ulaşılmayan hedef olarak konumlandırılmış durumdadır! Cinayetlerin bir döngü halinde işlenmesi oyunda yer alan Martha ve Anne gibi karakterlerin deformasyona uğramasına neden olmuştur. Martha üzerinden karaktere bakıldığında tutkunun ön planda olduğu açıkça anlaşılır. Bu durumu oyunun ilk başında Annesi ile geçen diyaloğunda net olarak anlaşılır.

                                ANNE

                                               Gelecekmiş geri.

                               MARTHA

                                               Öyle mi söyledi?

                               ANNE

                                               Öyle dedi. Sen çıkmıştın.

                               MARTHA

                                               Yalnız mı gelecekmiş?

                               ANNE

                                               Bilmiyorum orasını.

                               MARTHA

                                               Zengin midir acaba?

                               ANNE

                                               Fiyat sormadı.

                               MARTHA

                                               Canımıza minnet zenginse. Yalnız başına gelmiş olsun da…[4]

Martha’nın tutkuları, işleyeceği cinayetin ve hayalinin kurmuş olduğu güneş ve denizin var olduğu ülkenin hayali üzerine kuruludur.  Bulunduğu konum kendisini karanlığın bir köşesine hapsetmiş olduğundan duygularının deformasyona uğramasına neden olmuştur.

                                       ANNE

                                                     Üstüme düşeni yapacağım Martha, mühim mi gerisi, mühim mi dilim yanmış yanmamış, varsın yansın! Ah keşke derdim o olsa.

                                                    Bir kerecik görebilsem seni yüzünde tebessümle, yandığım o benim asıl.

                               MARTHA

                                               Gülmüyor muyum sanki? Gülüyorum, yemin ederim.

                               ANNE

                                               Ben hiç görmedim seni gülerken.

                               MARTHA

                                               Odamda gülüyorum, yalnız kaldığımda, ondan görmediniz herhalde.

                               ANNE

                                               (Martha’ya uzun uzadıya süzerek) Yüzün taş kesmiş Martha senin!

                               MARTHA

                                               (Yaklaşır, sükûnetle) Demek sevmiyorsunuz artık bu yüzü?

                               ANNE

                                               (Martha’ya bakmaya devam eder, bir süre sessizliğin ardından) Seviyorum galiba, gene de seviyorum. [5]

Yalnız bir başına kaldığında hayali kurduğu tutkuları yüzündeki tebessüm belirginleşmiştir. Çünkü bu onun tutkularıydı! Hayalı kurmuş olduğu tutkuları kendisini özgürlüğe ulaştırması üzerindeydi. Özgürlüğün bulunduğu yerden başka bir yerde (güneşin ve denizin var olduğu ülke) olması kendisini kapalı kaldığı karanlık odadan çıkaracak bir etken olarak belleğinde yansımıştır. İşte bu durum Martha’nın seri katil haline dönüşmesine neden olmuştur. İnternette yer alan bir kaynakta; 2005’te FBI’ın seri cinayetlerle ilgili düzenlediği rapora göre, bir seri katil kurbanlarını elverişliliğe, savunmasızlığa ve arzulana bilirliğe dayanarak seçtiğini yazar.[6] Bu kaynakta yer aldığı gibi Martha ve Annesi de öldüreceği kişileri özel olarak seçiyordu. Bu durum Martha ve dahi Annesinin aptal olmadığı gerçeğini yansıtır. Çünkü yapılan eylemlerin arkasında delil bırakmak istemiyorlardı! Seri katiller için dışardan gelen yabancı bir müşteriyi tanımak ve dahi araştırmak, yapılması gereken önemli bir detaydır. Martha yabancı olarak karşısına çıkan Jan’ı ilk gördüğünde tereddüt içine girmiştir. Bunun en büyük nedeni Jan’ı yeterince tanımamış olmasıdır. Martha istediği bilgilere ulaştıkça eyleme geçme güdüleri belirgin hale gelmeye başlamıştır. Özellikle Jan’ın hayalini kurduğu ülkeden gelmesi ve orayla ilgili bilgiler vermesi karakterin eyleme geçişini tetikleyen ana etken haline gelir. Çünkü Martha geçmişte babası ve kardeşi tarafından terk edilmiştir ve güneşin ve denizin var olduğu ülkeye gittiklerinin bilincindedir. Sanırım burada yazının başında yer alan sorunun cevabı açığa çıkıyor! Martha’nın tutkusu sadece başka bir ülkeye gitmekten ibaret değildir. Çünkü Martha’nın tutkusu aynı zamanda yalnızlıktan kurtulmaktır. Bir an önce özgür olmak istemektedir. Birçok uzman, seri katillerin öldürme eylemi içerisine girme nedenini; geçmişte, aileleri tarafından terk edilmesinden kaynaklı olduğu söyler. Bunun nedeni ise yaşamış olduğu travmaya bağlarlar. Bu sebeple ötürü Martha’nın yaşamış olduğu bu terkediliş travmadan ibarettir. Martha bu travmayla “var olma cabası” içerisine girmiştir. Yaşamın absürt/uyumsuz olduğunun farkındadır! Onun tutkuları Jan ve babasının gitmiş olduğu güneş ve denizin var olduğu topraklardır. Orada hava aydınlıktır! Dalgaların gerçek sesi gelmektedir. Diğer taraftan bakıldığında ise Anne, dünyanın absürt/uyumsuz olduğunun bilincindedir! Fakat işin içinden çıkamamıştır. Bu nedenle oğlunun arkasından nehre atlayarak hayatına son vermeyi tercih etmiştir.

Oyunun yaklaşık bir gün gibi kısa bir sürede geçmesi yazarın kişisel bir tercihi veya olay akışıyla alakalı bir durum gibi algılanabilir! Fakat Martha karakterinin aceleci tavrı ve dahi tutkularına ulaşma cabasının; yazar tarafından oyunun bir güne sığdırmasıyla bağlantılı olduğu düşünmekteyim. Birçok araştırmacı bu oyuna Aristocu olarak yaklaşmaktadır. Bunun en büyük nedeni ise oyunun bir gün içinde geçmesinden kaynaklanır! Her ne kadar bu oyun bir gün dahilinde geçse de yazarın düşüncesinin bunun yanında farklı düzlemde yer aldığını söylemek içerisindeyim! Bütün yan karakterler Anne, Jan, Maria ve dahi İhtiyar Uşak zamanın anlamsız olduğunu ispatlamak için adeta seferberlik ilanı çıkarmış gibidirler. “Kişi doğar ve sonra da ölür” algısıyla yola çıkarak karakterler yaşamlarını sonlandırmak maksadıyla uyumsuz bir tavır içine girerek zamanın tükenmesine yönelik eylemler içine girmişlerdir.

  1. Caligula Karakteri

Camus’ un yazmış olduğu Caligula, tarihte Roma İmparatorluğu döneminde hükümdarlık yapmış tuhaflıklarıyla bilinen bir tiran olarak karşımıza çıkar.  Tuhaflık diyoruz, çünkü yönetimi içerisinde almış olduğu kararlar akla ve mantığa uygun olmayan niteliktedir! Öyle ki İncitatus adlı atını senatör yapması ve dahi geceleyin sarayın içinde gezerken etrafın karanlık olduğunu gerekçe göstererek; güneşin doğması için emir vermesi real olarak kabul edilebilir bir durum değildir! Suetonius’ un aktardığına göre Caligula üç kız kardeşiyle de ensest ilişkiler yaşamıştır.[7] “Ayrıca sarayın bahçesine büyük bir genelev açtırmıştır. Sosyal etkinlik sırasında senatör eşlerini en yüksek fiyat verenlere satmıştır. Kendi cinsel deneyimlerini de ulu orta anlattığı imparator hakkında bugüne kadar gelmiş söylentiler arasındadır. İmparatorluğunun ilk aylarında yaptığı faaliyetlerle; hastalıktan sonra yapmış olduğu faaliyetler tamamen zıt yönde olmuştur.”[8] Çünkü iktidarın ilk yıllarında ülkesini şeffaf içinde yönetmiştir. Bu arada tarihte buna benzer birçok tiran olduğunu söylemek gerekir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1. Mustafa’nın tahta çıktığında balıklara altın atması ve karşısına çıkanlara altın dağıtması bu duruma birer örnek olarak verilebilir. Ayrıca bir diğer padişah Sultan İbrahim haremini kadınlarla doldurması düşünceyi zorlar niteliktedir. Daha da tuhafı ise sadrazamının Sivas’ta bulunan eşine göz dikmesidir! Bu yaşanılanlar elbet bizlere tuhaf gelmektedir. Fakat bu yapmış oldukları eylemler geçmişte yaşadıkları travmalarla bağlantılı olduklarını aklımızın bir köşesine koymak gerekir!

Caligula ‘nın soğuk, kibirli, ukala ve cani bir yapıda olması; Camus’un eserinde yaşam-ölüm ikilemi içerisinde tanrıya karşı bir başkaldırı niteliği taşımaktadır! Çünkü Drusilla’nın ölümüyle karakterin yalnızlaşması ve dahi evreni algılaması yaşamış olduğu travmayla aya ulaşma cabasını açığa çıkarmıştır. Bu durum soylular tarafından gerginliğe neden olduğu oyunun başında bizlere aktarılır;

                               BİRİNCİ SOYLU KİŞİ

                                               Hiçbir şey.

                               YAŞLI SOYLU KİŞİ

                                               Sabah hiçbir şey, akşam hiçbir şey.

                              II.SOYLU KİŞİ

                                               Üç gündür hiçbir şey.

                              Y. SOYLU KİŞİ

                                               Pastacılar gelip gidiyor. Başlarını sallayıp: Hiçbir şey” diyorlar.

                              II. SOYLU KİŞİ

                                               Bütün kent çalkalanıyor. Yapacak bir şey yok.

                               I. SOYLU KİŞİ

                                              Niye tasalanmalı şimdiden? Bekleyelim. Gittiği gibi dönecek belki de.

                              Y. SOYLU KİŞİ

                                                Saraydan çıktığını gördüm. Yabansı bir bakışı vardı.

                              I.SOYLU KİŞİ

                                                  Ben de oradaydım. Ne o ne var, diye sordum.

                             II. SOYLU KİŞİ

                                                  Yanıt verdi mi?

                             I. SOYLU KİŞİ

                                                   Tek bir sözcük: “Hiç!”[9]

 

Soylular, Caligula ‘nın saraydan ayrılışını Drusilla’nın ölümüyle bağlantılı olmasından ve dahi geçici olduğu kanısı üzerine durmaktadırlar. Elbette bu durum ölümle ilişkilendirilebilir, fakat Caligula bir arayış içinde olduğu açık ve nettir. Bu arayışta ölümsüzlükten ibarettir! Onu bulmak ve sahip olmayı istemektedir.  Çünkü yaşam onun için anlamsız hale gelmiştir! Fakat bu kolaylıkla elde edeceği bir durum değildir.

                        HELİCON

                                               Öyleyse şu gerçek dediğin nedir, Caius?

                               CALİGULA

                                               (Sözünü değiştirerek yansız bir tonla) İnsanlar ölür ve onlar mutlu değildir.

                               HELİCON

                                              (Bir an sonra) Haydi Caius, çok iyi düzenlenen bir gerçek bu. Çevrene bir bak. Onların yemek yemelerine engel olmuyor bu gerçek.

                               CALİGULA

                                            (Birden bağırarak) Öyleyse çevremde her şey yalan! Ve ben gerçeğin yaşanmasını istiyorum! Onları gerçekleri içinde yaşatabilme araçlarım var.

                                              Çünkü eksiklerini biliyorum, Helicon. Bilgisiz bırakılmışlar. Konuştuğu şeyin ne olduğunu bilecek bir eğitimciden yoksunlar.

                               HELİCON

                                               Sana söylediklerime gücenme, Caius. Ama önce dinlenmelisin.

                               CALİGULA

                                               (Oturarak, tatlılıkla) Bu olanaksız Helicon. Artık bu elde değil.

                               HELİCON

                                               Peki neden?

                               CALİGULA

                                               Uyursam, kim verecek Ay’ı bana?

                               HELİCON

                                                (Bir an sessizlikten sonra) Doğru.[10]

“Hiçliğe doğru gidişe paralel olarak yalnızlığa sürüklenmiş ve yaşamın anlamsızlaştığını duyumsamış olan genç imparator, ölüme karşı savaşımında bütün erkini kullanmıştır. Bunun için ölümü ve onu içinde barındıran dünyayı olumsuzlayarak ölüm olgusundan kaçabilmeyi düşlemiştir.”[11] Bu durumu tanrı/tanrılara baş kaldırarak kendini onların yerine koyarak özgürlüğe ulaşmayı amaçlar!  Evet ama gerçekten aya ulaşmak mümkün mü? Ay her ne kadar ölümsüzlüğü tarif etse de diğer taraftan bakıldığında; Yunan Mitolojisinde Selene adını alır ve bereket ve doğurganlık gibi anlamlar taşır. Bu taraftan bakıldığında Caligula’ nın yapmış olduğu eylemler nereye yönelik olduğu açığa çıkar! Bir bakıma Caligula nın yapmış olduğu bu cinayet eylemleri tıpkı tanrıların insanlara verdiği bir ceza gibi görülür. Kendisi de bir bakıma ölümsüzlüğe ulaşamayacağının farkındadır. Fakat bulunduğu konum itibariyle yapmış eylemlerinin gerçekleştirdiğinde ölümden kaçabileceğine inanmaktadır. Camus, “Caligula aracılığıyla bize sunduğu yaşam-ölüm diyalektiğinde ölümü yaşamın bir gölge oyunu olarak yansıtır. Buna göre Caligula, ölümsüzlüğü simgeleyen Ay’ı elde edebilirse mutluluğa ulaşabilecek ve içinde bulunduğu yalnızlığı yok ederek uyumsuzluğu da yenecektir.”[12]

Caligula gibi bir tiranı real olarak düşünüldüğünde tek çizgi üzerinden incelemek pek doğru gibi görülmüyor. O yüzden metinler arası bir çerçeveden bakılması gerektiği kanaatindeyim. Karakterin dönüşümü altındaki nedenlerin konuyu daha belirgin hale getirecektir. İşlemiş olduğu cinayetler elbette kabul edilebilir bir noktada değildir. Fakat Drusilla ölümü bu dönüşüme bir etken gibi görülse de real olarak bakıldığında; travmanın asıl nedeni çocukluk yıllarında geldiği anlaşılmaktadır. Babasının erken yaşta ölmesi/öldürülmesi, amcasının denetimi altında yaşamak zorunda kalması bu duruma örnek olarak verilebilir. Terkediliş ilk olarak babası tarafından gerçekleşmiş durumdadır. Sonrasında annesinin öldürülmesi ve dahi aile üyelerinden uzak kalması bu duruma bir etken gibi görülmektedir. Belki saçma gibi gelebilir fakat döneme ve yaşananlara bakıldığında Caligula’ nın kız kardeşleriyle yapmış olduğu ensest ilişkilerin altında belki de bu terk ediliş yer almaktadır!

Oyun üzerinden gidildiğinde bazı karakterlere karşı Caligula’ nın eylem içine bulunmadığı görülmektedir. Hatta bu karakter/karakterlerin kendisine karşı sadık oldukları açığa çıkar. Örneğin Helicon adlı karaktere bakıldığında Caligula’ nın ölümüne dek ona karşı sadık olduğu hatta onu korumaya kalkışırken hançerlendiği görülür. Diğer taraftan bakıldığında Genç Scippion’ a karşı da eylem içerisine girmediği görülür! Hatta kendisine suikast yapacak kişinin o olduğunu bilmesine rağmen! “Caligula, yaşamının en büyük mutsuzluk kaynağı olan ölümü, tıpkı bir Tanrı gibi, buyruğu altındakilere uygulayarak onların bilinçlenmelerini ve başkaldırmayı gerçekleştirmelerini düşler ve sonunda bunu başarır da. Ölüm karşısındaki korku ve ona duyulan nefret, insanların Caligula’yı öldürmelerine neden olur.”[13] Son nefesini verdiğinde “Hâlâ yaşıyorum” demesi umudunun hâlâ devam ettiğini göstermektedir.

  1. Sonuç

Albert Camus’un beş yıl arayla yazmış olduğu bu iki eser ayrı ayrı ele alınarak incelenmeye çalışıldı. Karakterlerin yapmış oldukları eylemlerin geçmişten gelen travmaların sebep olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. Terkedilmek, yalnızlık gibi bulguların karakterlerde ruh değişimine neden olduğu görülür. Fakat eylemlerin cinayete yönelik olması, karakterlerin aynı hizmeti taşıyor olması anlamına gelmemektedir!  Martha karakterine bakıldığında; eylemlerin bilinç dahilinde planlı olarak gerçekleştiği açıktır. Karakterin geçmişte yaşadığı travma, terk dilemekten kaynaklı yaşama tutunmadır. Başından beri yalnızlıktan kurtulmak için elinden gelenini yapmaktadır. Fakat işlemiş olduğu/oldukları cinayetler hiçbir amaca varmamıştır. Karakter oyunun sonunda annesi tarafından da terk edilerek tek başına kalması kalmıştır.

Caligula’ ya bakıldığında; Martha karakterinde olduğu gibi cinayetler bilinç dahilinde planlı olarak gerçekleşir. Yine diğer karakterde olduğu gibi yapmış olduğu eylemler kanımca geçmişte yaşanan terk edilmekten kaynaklı olduğu düşüncesindedir. Fakat yapmış olduğu eylemler tanrıya baş kaldırma niteliği taşımaktadır. Bu sebeple onun başkaldırısı dünyanın anlamsız olmasını bilmesine rağmen ölünceye dek devam etmiştir.

[1] Albert Camus, Sisifos Söyleni, Çev. Tahsin Yücel (İstanbul: Can Sanat Yayınları, 2021), s.137.

[2] Burak? “Varoluş Felsefesi”, Absürdizm ve Albert Camushttps://medium.com/  [Erişim: 11.06.2024].

[3] Abdülkadir Çüçen, “Varoluşçuluk”  https://yayinlar.tubitak.gov.tr/  [Erişim: 11.06.2024].

[4] Albert Camus, Yanlışlık, Çev. Ayberk Erkay, (İstanbul: Can Sanat Yayınları, 2015), s. 13-14.

[5] Albert Camus, Yanlışlık, Çev. Ayberk Erkay, (İstanbul: Can Sanat Yayınları, 2015), s. 15-16.

[6] Scott Bonn, “Seri Katilleri Cinayet İşlemeye İten Şey Ne?”, Çev. Sayra Kızılçullu https://evrimagaci.org/

[Erişim: 12.06.2024].

[7] Suetonius, On iki Caesar ’ın Yaşamı, Çev. Gül Özaktürk, Ü. Fafo, (Ankara: Dost Kitabevi, 2015), s. 90.

[8] Mazlum Doğan Dede, “Bir Roma İmparatorunun Değişken Ruh Halleri ve Yönetime Etkisi: Caligula Örneği”, Anlambilim MTÜ Sosyal ve Beşerî Bilimler Dergisi, c. II, S. 48-53 (Malatya 2022), s. 50.

[9] Albert Camus, Caligula, Çev. Abdullah Rıza Ergüven, (İstanbul: Berfin Yayınları, 2006), s. 9.

[10] Albert Camus, Caligula, Çev. Abdullah Rıza Ergüven, (İstanbul: Berfin Yayınları, 2006), s. 15,16.

[11] Ümran Türkyılmaz, “Albert Camus ’nün Caligula’sında Yaşam Ölüm Diyalektiği”, Ankara Üniversitesi

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, c. 43, S. 2-3 (Ankara 2003), s. 113.

[12] Ümran Türkyılmaz, “Albert Camus ’nün Caligula’sında Yaşam Ölüm Diyalektiği”, Ankara Üniversitesi

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, c. 43, S. 2-3 (Ankara 2003), s. 113.

[13] Ümran Türkyılmaz, “Albert Camus ’nün Caligula’sında Yaşam Ölüm Diyalektiği”, Ankara Üniversitesi

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, c. 43, S. 2-3 (Ankara 2003), s. 115.

Celil Efendiler

Celil Efendiler, 1988 yılında Rize’de doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise eğitimini burada tamamladı. 2005–2008 yılları arasında bir süre ticaretle ilgilendi. 2010 yılında askerlik hizmetinin ardından Sadri Alışık Akademi’de oyunculuk eğitimi aldı.2012 yılında başladığı Rize Üniversitesi Makine Bölümü’nden 2014 yılında mezun oldu. Aynı yıl, Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı gençlik kampları ve gençlik merkezlerinde Gençlik Lideri olarak görev yaptı.2019 yılında Çekmeköy Tiyatro Topluluğu’nu kurdu. Pandemi sürecine kadar burada iki çocuk oyunu ve bir yetişkin oyunu yazıp yönetti. Aynı dönemde çeşitli drama çalışmaları da yürüttü.Hâlen, 2022 yılında kazandığı İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü’nde eğitimine devam etmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!